Thursday, March 14, 2013

Sunday, March 3, 2013

Senin ihtisasın daha iyi ama...


Bir süredir, kendimi Finlandiya'nın sosyal sisteminden şikayet eder buluyorum. Nasıl oluyor da dünyanın en iyi sosyal sistemlerinden birine sahip olan bir ülkede böyle kusurlar olabilir ? diye..Tabii ki Türkiye ile mukayese ediyorum. Sanırım sebebini anlıyorum:

Finlandiya'nın eğitim sistemi, dünyada eşi benzeri olmayan ve bir hayli takdir toplamış bir sistem. Eğitimin sisteminin çok derinine inmeyeceğim, google'da Finlandiya Eğitim Sistemi diye arama yaptığınızda fazlasıyla benzer bilgilere erişebilirsiniz.
  • Öğretmenlerin çoğu Master veya birçoğu doktora da yapıyor. (bunun sebeplerine sonra değineceğim)
  • Sınıflara aynı anda birden fazla öğretim üyesi katılıyor.
  • Eğitimleri sürecinde öğrencilere aynı öğretmenler eğitim veriyor. Böylece öğrencinin eğitim sürecinin başından sonuna öğretmen öğrenciye uygun biçimde destek oluyor.
  • Yetişkinlere yönelik meslek okulları yerel yönetimler tarafından hizmet verip, sayıları neredeyse diğer okullara eşit. Her yaştan insan seçtiği eğitime gidebiliyor.
  • Özel üniversite yok. Öğrencilerin tüm eğitim masrafları okul (devlet) tarafından karşılanıyor.Hatta öğrencinin barınma, yemek masrafları dahi karşılanıyor. Burs, firmalar, dernekler ve vakıflarca öğrencilere yapacakları öğrenim ile ilgili masraflar için veriliyor (araştırma, lab, seminer, seyahat vb.)
  • 15 yaşına kadar öğrenciler herhangi bir imtihana tabii tutulmuyorlar.
  • Öğrencilerin birbirlerine karşı karşılaştırılması yapılmıyor. Aksine rekabetin iyi bir şey olmadığı, başarının olduğu kadar başarısızlığın da paylaşımı eğitim sürecince benimsetiliyor.
  • Başarılı veya başarısız öğrenci ayrımı yapılmıyor. Ancak başarısız öğrencilere özel ilgi gösterilip, başarısızlıkları öğretmenin başarısızlığı olarak kabul ediliyor.
  • Öğrenciler araştırma, sunum, deney yapmaya teşvik ediliyor, dolayısı ile kişisel gelişime katkıda bulunuluyor.
  • Öğrencilerin 7 yaşından önce okula başlaması uygun görülmüyor.
  • İsteyen istediği kadar okuyabiliyor. Ülkede bu yüzden masterli, doktoralı öğrenci sayısı bir hayli fazla. 
  • İnşaat işçiliğinden ofis çalışanına, aşçılıktan havalandırmacılığa kadar neredeyse her meslek lisans gerektiriyor. 
Çünkü...Finlandiya sadece 5.5 milyonluk bir ülke. Ne alaka mı ?

Alakası tecrübe. Örneğin Türkiye'de bir pratisyen doktor en az 6 yıldır. Ancak eğitimlerinin 4.yılından itibaren "stajer doktor" adı altında eğitim hastanelerinde hastalarla ilgilenmeye başlamışlardır bile. 6. senelerinde mezun olduklarında bir pratisyen hekim olarak en az 40-70 hastayı tanıma imkanını buluyorlar. Tabii mezun olarak da bitmiyor iş, askerlik, tecrübe kazanmaları için devlet hastanelerinde yıllarını harcıyorlar...uzmanlık diploması almaları 2-5 yıl arasında sürüyor, bu süre içerisinde tecrübe edindikleri hasta sayısı 100-300 arasında değişiyor. Yani uzun lafın kısası, 10 yıllık bir pratisten hekim ortalama 3500-8000 hasta ile tecrübe etmiş olabiliyor. Günümüzde Istanbul'un bir devlet hastanesine pratisyen hekim günde en az 50 hastaya hizmet ediyordur (tabii ki hizmetin kalitesi tartışılır).

Oysa Finlandiya'da her ne kadar tahsil mükemmel denecek kadar iyi olsa da, nüfusun azlığından, çalışma şartlarının daha rahat olmasından dolayı devlet hastanesinde bir pratisyen hekim günde en fazla 10-15 hastaya hizmet edebiliyor. 

Sonuç olarak, onların tahsil yoluyla öğrendiklerini bizler tecrübe ile kazanıyoruz. Hangisi daha doğru, yalnış tartışılır ama sistemin ağır aksak işlediği kesin.Tabii ki bu sadece sağlık sektörü sadece örnek. Mühendislikten, öğretmenliğe, şöförlükten sanata hepsi böyle. 

Örneğin IT konusunda master yapmış biri her ne kadar onlarda sadece ders kitaplarında proje yönetimi, bütçeleme gibi konuları görmüş olsalar da, bizler benzer konuları ders kitaplarında görmemiş olsak da, burnumuz sürte sürte tecrübe edindiğimizden çok daha iyi yapabiliyoruz. 

Yani onların tahsili varsa, bizim de dağ gibi tecrübemiz var !

Wednesday, February 22, 2012

Made in Finland

Bir suredir gozume ilisiyor, Gittigidiyor olsun Sahibinden olsun, benzer siteler uzerinde adi sani duyulmamis telefonlari "Made in Finland"  diye satiyorlar. Belki inananiz vardir diye söyluyorum...Yok oyle bir sey ! Burada Nokia'nin bazi modelleri haric hic bir telefon uretilmiyor.


O gördukleriniz muhtelemen sahte, Cin uretimi, SAR (elektromanyetik radyasyon degeri) testinden gecememis (zati Turkiyede dogru duzgun test ortami bile yok!) aletlerdir. 


Dusunun bir kere! Hic bir Avrupa ulkesinde veya Amerika'da cift hatli telefon satilmazken (resmi olarak) Turkiye mi öncelikli ?

Sabirli bir Millet....

Evet, yine uzun suredir yazmadım. Bugun yine dayanamadigim bir gun. Bunu yazmam sart. Ilk geldiğim zamanlarda, Finlandiya'nın Türkiye'ye göre daha pozitif yanlarını gördüğüm kesindi. 


Ancak bizim alistigimiz şeylerin aslında bize ne kadar da ters geldiğini artık daha net görebiliyorum ; tabii sebeplerini de. 


Hayat çok agir: Özellikle, İstanbul gibi 12,000,000 insani barındıran bir mega kentten gelen biri olarak, yıllarca mega kentin sorunlarına kafayı takmis olmanın aslında bizlerde hep daha iyisini isteme aliskanligina dönmüş olduğunu da rahatça anlayabiliyorum. Kötu bir aliskanlik belki de. 


Belki de buyuksehirde yasayan bizler bir cok seyimizin devlet ve/veya ozel sektor tarafindan kolaylastirildiginin farkina varmiyoruz. Telefon/internet bankaciligi, yatirim imkanlari, saglik sistemi, sosyal hizmetler, tasimacilik vs. diye liste uzar gider. Sanirim mega kenti kontrol etmenin de baska bir yolu yok. Bir cok hizmeti otomatige baglayarak. 


Finlandiya gibi dunyaya ultramodern gorunen bir ulkenin aslinda bazi konularda ne kadar da ultrageri oldugunu siralayayim:


Saglik Hizmeti: Her ne kadar devlet herkese sosyal guvenlik adi altinda saglik hizmeti verse de, odenilen sigorta bedeli haricinde cuzi de olsa sizlerden ek ucretler alarak yapiyor. Online randevu sistemi yok. Ornegin bir test yaptiracaksiniz, ya telefon edip randevu aliyorsunuz (en erken 2 gun sonraya gun verirler) ya da sabah 8'de yerel saglik merkezlerine gidip sira numarasi alip beklemeniz gerekiyor. (Bu kadari biraz tanidik di mi ?) Ancak ne var ki, doktorlarin bazilari ingilizce konusamiyor. hik mik...Hele ki, önemli bir rahatsizliginiz varsa ayvayi yediniz demektir, cunku bu hekimler butun is yasamlari boyunca gunde 10-15 hastadan daha fazlasina bakabilmis degil. Dahasi bazilari var ki, bir rontgen, MR, endoskopi, mikrobiyoloji gibi departmanlarin yazdigi raporlari anlayabilecek kapasitede degiller. Sonuc ? 


Sizleri devlet hastanesine havale ediyorlar. Ha, ne zamana ? Bunu size onunuzdeki 2 ay icinde posta yolu ile bildiriyorlar. Bu zamana kadar istediginiz kadar arayabilir, durumun aciliyetini bildirebilirsiz, sonuc pek degismiyor. Diyelim oldu ya posta geldi, postada belirtilen test/operasyon tarihi, muhtelemen 30 gun sonraya hedefleniyor (Cok acilse, acil servis bakip yonlendiriyor). Oyle endoskopide filan Turkiye'deki gibi uyuttuklarini da zannetmeyin, avaziniz ciktigi kadar bagirma hakkina sahipsiniz ! Neyse, diyelim testlerinizi yaptirdiniz, sonuclari takriben 40 gun icinde posta yolu ile size bildiriliyor. Yine muayene olmaniz gerekiyorsa da 30 gun sonrasinda zaman icine randevu veriliyor, tabii hala hayattaysaniz !


Göz ! Hani goz muayenesi yaptirirsiniz, ardindan da hemen yandaki gozlukcuye gider saatlerce cerceve bakip, sonra da ertesi gun gider camlari takilmis yeni gozluklerinizi alirsiniz ya ? Iste o Helsinki'de de olsaniz pek öyle yurumuyor. Göz muayenesini gözlukculer yapiyor. Saglik ocagina da gitseniz, sizi gözlukcuye havale ediyor, tabii ki tarih 30-40 sonrasina ! Gözlukculer kendi göz doktorlarini calistiriyorlar. Hadi diyelim muayene gununuz geldi, muayene oldunuz, doktor size cam yazdi. Eyvah ! Fiyatlari 75-250 € arasinda bulunan kisitli modeller arasindan (bakin cogu ayni tip gözluk takar) gözlugunuzu begendikten sonra firma size gozlugunuzun takriben 4 ile 6 hafta sonrasinda hazir olacagini size SMS ile bildirecegini söyler. Sonrasinda gozluklerinizi ve recetenizi muhtemelen Rusya, Estonya gibi ulkelere yollayarak camini kestirir. Bu sebeple Finlandiya'da gözluk kullanan bir cok kisi, en az 2 adet gözluge sahiptir ki zaten gözlukculer hep bir gozluk al, digeri bedava gibi kampanyalar duzenler.


Oysa Turkiye'de herhangi bir saglik kurulusunda en fazla 1 saat icinde muayenenizi olur, merkezi bir gozlukcuden gozlugunuzu ve camini siparis eder, ertesi gun veya en gec 3 gun icinde gozlugunuze kavusursunuz...Siz, siz olun, gelirken en az 2 gozluk bulundurun. (Not! Turkiye'den siparis ederseniz cerceve pahali olsa da ince , anti refle camlari cok daha ucuza alabilir, standart PTT kargo ile 6 gunde teslim alabilirsiniz).


Bankacilik:
Bankacilik islemleri bizlerin alisageldigimizin aksine, cok agir ve formaliteli isler. Örnegin, Turkiye'den beraberinizde birikiminizi getirdiniz...Hic bir banka hesap acmaniza veya paranizi yatirmaniza izin vermeyecektir (Paranin nereden geldigini kanitlamayazsaniz: Banka dekontu vb). 


Diyelim ki hesap actiniz, sadece birikim hesabi acmaniza izin verilir. Bu hesap icin sizden aylik en az 10€ isletim ucreti alinir. Ayrica, banka karti ve internet bankaciligi hesabi tahsis edilir. Banka kartiniz ile hesabinizda para oldugu surece alisveris yapabilirsiniz (30 gun icinde kartinizi paramatiklerden ucretsiz olarak sadece 3 defa kullanabilirsiniz. Sonrasindaki her islem icin 1 Euro alirlar. Ayrica ayda en fazla 10 defa ucretsiz alisveris yapabilirsiniz, sonrasinda her kart kullanimi icin sizden 1 Euro alacaklardir!). 


Sakin oyle sifrematik filan beklemeyin, size verilecek banka karti buyuklugunde bir sifre karti ile uzerinde yazili bulunan kombinasyonlari kullanmak zorundasiniz. Kombinasyonlar bittiginde bankaya gidip yeni bir tane almaniz gerek !


Internet bankaciliginda havale ve hesaptan hesaba transfer haricinde bir islem de beklemeyin. Finlilerin tum fatura kurumlari belli de olsa, online bankacilik islemlerinde bilindik tum Turk bankalarinda oldugu gibi kurum secme, fatura goruntuleme gibi secenekleri bulunmuyor. Sadece IBAN hesap numarasi, fatura referans numarasi ve tutar haneleri bulunuyor. Neyse ki en azindan Ingilizce...Hata mi yaptiniz...iste bittiginiz an...cagri merkezine 24 saat icinde size geri donebilecek randevu alabilirsiniz ! Bu arada calisma saatleri haftaici 10:00-16:00 arasi.


Eger Turkiyeye EFT (Swift) transferi yapacaksaniz en az 40 Euroyu gözden cikartmalisiniz.Gecen gun deneme amacli Turkiye'deki hesabima 100 euro yolladim, 62 euro olarak hesaba gecmis ! O da yalnis hesap numarasi verdigimden hesaba gecemeyip geri geldi...34 euro olarak...


Oyle likit fon alis/satisi, filan gibi yatirim islemleri beklemeyin. Zati herhalde uzerine bir de para vermenizi isterler :)) 


Burada nufus Turkiyedeki gibi on milyonlarla telaffuz edilmediginden, surumden kazanmak diye bir sey söz konusu degil. Yani her islemin, hizmetin ciddi hizmet bedelleri var...Mesela banka kartinizi ayda 5 defadan fazla kullandiginizda, her kullanim icin 1 euro ucret faturasi keserler...Aylik hesap kullanim ucreti 4 eurodan baslar.


Sifrenizi mi unuttunuz, buyrun bankaya veya Destek Hattina :))


Destek Hatlari: Finlandiya'da insan calistirmanin maliyeti, diger ticari maliyetler arasinda en pahalisi oldugundan olsa gerek ki, firmalar olabildigince az eleman ile maksimum degil, olabildigi kadar is yapmaya calisiyorlar. Ne mi demek istiyorum ? Cagri merkezini mi aradiniz ? Umarim telefon pakediniz yeterlidir. Ortalama bir musteri temsilcisine/destek personeline (0.5 zekali) erisim icin bekleme sureniz (Sonera, Welho, Finnair uzerinde test edilmistir) takriben 40 dakika. Zati telefonu cevaplayan kisi eger Ingilizce konusamiyorsa, ki bir cogu ik mik konusuyor, ya sizi sonra aramaya kalkacaktir, ya da baska birine paslayacaktir...bu durumda bir 40 dakika daha bekleyebilirsiniz. Teknik bir konuyu dile getirdiginizde kisi sorunu zati teknik birilerine iletmeye calisacaktir, merak etmeyin 48 saat icinde size donuluyor...cözum ile mi ? o ne ? :)) Calisma saatleri haftaici 10:00-16:00 arasi.


Kargo: Yurticindeki kargo tasimaciligi icler acisi. Motor kurye yok, hizli kurye yok, ya kurye yok. Genel posta ve paket tasimaciligini Posti (Finlandiya Posta Isletmesi) gerceklestiriyor. Postaneye gidip pakedinizi takriben 20 dk kuyrukta bekledikten sonra veriyorsunuz. Tabii ki de adrese teslim degil ! Ha, secenek olarak mevcut ancak hayli pahali oldugundan, pakediniz adresinize en yakin olan supermarkete gidiyor, adresinize gelen tutanak ve kimliginiz ile teslim aliyorsunuz.


Insaat: Isgucu gerektirdiginden ve isciye ciddi onem verildiginden olsa gerek ki, burada insaat denilen konu en uzun suren konu sanirim. Isciler ciddi ucretlere calistiriliyor. Ayrica konuya ciddi önem veriliyor. Örnegin, evimin önundeki caddenin ve kaldirimin 80 metrelik bolumunun altina yeni kunklerin dosenmesi, asfaltlanmasi, mini doner kavsak yapim islemi takriben 17 aydir devam ediyor (bu yaziyi ilk yazmaya basladigimda, 11 ay demistim!). Her dosenen kunk, boru, tablo icin topograf ve muhendis cagiriliyor, mallarin hic biri elde iscilerce tasinmadan is makinalarinca hallediliyor. Butun cevre insaat alani ikaz lamba ve levhalarinca cevriliyor ve Istanbulu aratmiyor ! Oysa Istanbul'da bile benzer bir insaat 20 gunde tamamlanir.


Ayrica iscilere ciddi önem veriliyor. Adamlari ne zaman görsem bir kösede bira veya kahve iciyorlar ! Canim aciyor dese en az 2 gun izin alabiliyorlar. Anlayacaginiz iscilik bu kadar kiyakken insaatlar kolay kolay bitmez...ki ucretleri de memurlarin aldigindan kat kat fazla...Aman memleketlim ! Sakin sen benim bu sözlerime kanip da bohcanla buralarda bitme e mi ? Bunlarin iscilerinin hepsi uzun uzun meslek egitimlerinden gecerek gelmislerdir, yani duvar iscisi bile diplomalidir. Bizimki gibi yok oyle isci amele kalfa muhabbeti. 


Daha aklima onlarca sey geliyor benzer bir yol cizen. Demek ki neymis ? Hic kimse mukemmel degilmis !

Saturday, December 11, 2010

Kar

Durmadan yağıyor bu nesne. Uyuz oluyorum. Çünkü ne trafik tıkanıyor, ne millet şikayet ediyor, ne de karda sefil olan insanları gösteren embesil televizyon kanalları yok.

Uyuz oluyorum, çünkü, sokaklar sürekli olarak temizleniyor, tuzlanmıyor (sadece otoyollar kısmen tuzlanıyormuş), kimse kartopu oynamıyor, çocukların hepsinin altında kızak, kimse trafikte kaza yapmıyor, tuğla kamyonları devrilmiyor, dahası kimse kimsenin haline gülmüyor !

Sunday, December 5, 2010

Noel

Aslında kimse Noel babanın varolmadığını, ağacın altına hediyeleri anne ve babaların bıraktığını tüm çocuklar biliyor.

Ama tüm Hristiyan ülkelerde Noel yaklaştıkça büyük bir heyecan ve şatafat başlıyor. Ülkemizde her ne kadar sadece mağazalar mallarını pazarlayabilmek için bu kervana katılsalar da, çocukları düşünen gerçekten de çok az.

Sanırım insan olarak diğer tüm canlılardan olan en büyük üstünlüğümüz zekamız ve bunu kullanabilme özelliğimiz. Aslında hayal kurabiliyor olmamız. Düşünce gücümüz ve hayal gücümüz içiçe. Yani, hayal kurmadan düşünmemiz çok zor. Benim genel değerlendirmeme göre, bir insan çocukken ne kadar derin hayaller kurabiliyorsa, beynini de kuram ve denklem geliştirmeye alıştırabiliyor. Örneğin, bir satranç tahtasındaki hamleleri, dahası karşınızdakinin hamlelerini öngörmek ; hayal kurmadan mümkün mü ?

Finliler, Noel'in kokusunu daha noel gelmeden alıyorlar. Neden mi ? Gelenek ve göreneklerine sadece kendileri için değil, gelecek nesiller için bağlılar. Aslında bunun dinle imanla da pek alakası yok. Burada çok az kişi ibadet ediyor. Aslında başları sıkışmadıkça dua dahi ettiklerini de sanmıyorum.

Artık kaç nesildir bu geleneği sürdürdüklerini bilemiyorum ama, 1 Aralık tarihinde evlerin pencereleri ve balkonlar çeşitli ışıklarla süslenmeye başlıyor. Eskiden herkes evine bir çam ağacı almaya çalışırmış ; neyse ki teknoloji gelişti de, ağaçlar kurtuldu. İşin güzel yanı, ağaçları kesmeden de süslemeyi ihmal etmiyorlar.

Bütün mağazalar birden kırmızı beyaz renklere bürünüyor, noel baba kılığındaki adamlar çocuklara "ücretsiz" hediye, fakirlere aş yardımı yapmaya başlıyor. Ne garip di mi ? "bedava hediye vermek" hem de dükkanlar/firmalar...bizim işgüzarların yüz ifadelerini düşünebiliyorum.

Tabii ki küçük çocuklara noel hikayeleri ve masalları anlatılıyor, inanmaları, tutunmaları, kendi hayallerini geliştirmeleri için fırsat veriliyor. Sakallı kırmızı beyaz renklerle giyinmiş bir aksakallı dede, uçan çıngıraklı geyikleri ve tabii ki bir sürü hediye ! Balkonuma astığım kuş yemine üşüşen, üşümüş kuşları seyrederek iyice keyifleniyorum.

Yetişkinler için noel denince aslında daha farklı şeyler algılanıyor. Tam bir telaş var onlar için de. Çünkü noel geliyor ! Herkese hediye almak lazım (benim durumumda ise gidecek parayı hesaplama telaşı olacaktır), yılbaşını nerede geçireceğiz telaşı, havai fişek gösterisi nerede olacak, yine köpeklerimiz seslerden ürkecek gibi şeyler.

Ne ilginç ki aslında, herkes ne zaman alışveriş edeceğini çok iyi biliyor ve takip ediyor. Ne zaman indirim olacağını, ne zaman neyi almaları gerektiğini...Noel öncesi vitrin gezen bol aslında, ama alışveriş rakamları bir hayli düşük. Çünkü herkes fiyatların tavan yaptığını biliyor. Oysa 1 ay öncesinde fiyatların makul, dükkanların da kalabalık olmadığını bildiğinden 2 ay öncesinden yılbaşı alışverişini tamamlamış oluyor. Tabii yılbaşından sonra olacak indirimleri de biliyorlar, fiyatlar yılbaşı öncesine oranla %60-%70 düşebiliyor. İşte o zaman herkes dükkanlara akın ediyor.

Galiba 1981'den bu yana hiç noel kutlamadım. Hediye filan da istemiyorum. Aslında sadece 1 şişe aslan sütüm olsaydı da, şöyle bi demlenseydim, karı seyrederek, sizleri anarak.

Saturday, November 27, 2010

Finlandiya Yerli Malları

Bugün eşimin isteği üzerine, ELMA Helsinki Doğal Besin ve Kırsal Kesim Fuarına gittik. Evet, 5,5 milyon nüfuslu Finlandiya bile yerli mallarını o kadar güzel sunuyor ki. Bu konuda bravo demek istiyorum. Bir salonda hayvancılık, diğerinde doğal besin kaynakları, diğerinde ise ormancılık gibi konular ele alınmış. Hatta olayı abartıp, şov için inekler, damızlık sığırlar, koyunlar, lamalar (evet!), filan da getirmişler. Dahası, büyük bir bölümde de hiç üşenmeden çoban köpeklerinin nasıl koyunları yönettiğine dair şov bile koymuşlar.

Finliler doğayla içiçe olsalar da, insanlarına ve dünyaya nelere sahip olduklarını ve bunları nasıl değerlendirdiklerini gerçekten de iyi sunmayı başarmışlar. Aslında, ne yalan söyleyeyim, fuar merkezinin bir hayli boş olacağını, ve şehirli biri olarak bir hayli sıkılacağımı zannetmiştim. Meğer fuarın kapıları saat 10:30'da açılmış ve açıldığından beri ziyaretçi akınına uğruyormuş. Özellikle okulların düzenlediği ziyaretler ; hatta doğal ve organik ürünleri alabilmek için sıraya girmiş insanlarla doluydu. Fiyatları hiç ucuz değil, ancak doğal ürünlere ciddi rağbet vardı (ellerinde torbalarca alışveriş yapan insanlara dikkat etmemek mümkün değil).

Sanırım bir ülkenin kültürünü tanımak için böyle organizasyonlara sık sık gitmek lazım. Çünkü, gerçekten de şehirlerinin vitrinlerinden bir toplumun kültürünü algılamak mümkün değil (vitrinler yanıltıcıdır).

Hayvancılık Finlandiya'da bir hayli yaygın. Kapalı kümeslerde ve çiftliklerde ekseri büyükbaş hayvancılık ve mandıracılık yapılsa da, Finlandiya'nın Lapland tabir edilen kuzey bölgelerinde geyik, lama hayvancılığı da yapılmakta. Hatta, duyduğum kadarıyla neredeyse insan popülasyonunun yarısı kadar geyik varmış. Geyikten ne mi oluyor ? Tabii ki de eti ve kürkü değerkendiriliyor. Hayvanın boynuz ve kemiklerinden de takı, süs eşyası, geleneksel alet edavat bile yapılıyor. İklim şartlarının uygunluğundan ve yününün çok değerli olmasından dolayı da son zamanlarda llama ve alpaca üretimi de bir hayli ilerlemiş.

Dahası, ülkenin soğuk ikliminden ve doğal bitki örtüsünün yoğunluğundan dolayı, hereford sığırları yetiştiriliyor. Özellikle bahar ayından sonbaharın sonuna kadar (takriben 4 ay) süren zamanı hiç boşa harcamayarak, yabani yemiş ve doğal mantar, bitki, bitkisel yağlar, baharatları da toplamayı ihmal etmiyorlar
(Dikkat: Finlandiya'nın %70'i ormanlık bölge olup, ortalama 30 çeşit yabani yemiş barındırmaktadır. Ülkenin yasaları gereği, "eğer bu ülkedeysen, istediğin kadar toplayabilirsin" yasası vardır. Yani, çık doğaya istediğin kadar topla. Hatta mevsimsel olarak yakın ülkelerden bir çok yabancı sadece bu yemişleri toplamak üzere geliyormuş.)
Yabani yemiş konusu aslında bir hayli ilgi çekici ve karlı bir konu, o yüzden başka bir makalemde bu konuya değineceğim.

Aslında bu fuarda bir çok bize ters düşen hatta bizim yaptığımız bazı şeyleri hor görenlerin yaptıkları kötü şeyleri de öğreniyorum. Standları gezerken bir stand konserve ürünler satıyordu. Yakından bakınca şoke oldum. Hadi konserve geyik etini anladım da...Konserver AT ETİ, AYI ETİ, EŞEK ETİ de mevcutmuş.... Hatta yıllardır da AVRUPANIN bir çok ülkesinde tükemi de mevcutmuş. Yakın zamanda Finlandiya'da AT ETİ'nin üretimi yasaklanmış olsa da hala AYI, KURT dahası TİLKİ eti tüketiliyormuş. At etini kendileri artık üretemediklerinden dolayı Polonya, İtalya gibi ülkelerde üretiliyormuş meğer ! Daha fazla bilgi için Tıklayın.

Sen tut Türkiye'deki sakatat üretimine, kokoreçe filan laf at, ondan sonra da AB'nin çoğunluğunda gel de at, eşek, ayı gibi uygun olmayan hayvanları tıkın...

Diğer yandan, daha önce haberim olan ancak, bu fuarda yer almamasını ümit ettiğim şeyler de vardı. Finlandiya, ciddi bir doğa korumacısı, hayvan haklarına saygı duyan ve koruyan bir ülke olsa da, ne yazık ki hala bu ülkede ciddi miktarlarda kürk çiftlikleri mevcut.

Ve tabii bu fuar da yerli üretimlerini sunan bir fuar olduğundan bu vahşiler için de bölüm ayırmışlardı. Tabii çok fazla ziyaretçileri yoktu, hatta ilgili mekanın ne olduğunu farkedenler çocuklarına hayvanları gösterdikten sonra bir an önce oradan uzaklaşıyorlardı.

Bir doğa savunucusu olarak ilgili mekanı farkettiğimde tüylerim diken diken oldu. Dahası, böyle doğaya saygı gösteren, her imkanda bunu belli eden bir ülke hala bu vahşete nasıl izin verirdi ? Tamam, belki 40-50 yıl öncesinde milli hasılatı süper değilken, katkısı olabilirdi, ancak artık 21. yüzyılda, bırakın Avrupayı, dünyanın milli gelir olarak ilk 5'inde yeralan bir ulusun böyle bir şeye hala destek veriyor olması çok şaşırtıcı. İçimden gelmese de, eşim kolumdan "ne olur gitme oraya" diye yalvarsa da, gerçekleri sizlerle paylaşmak için giderek bir kaç poz çekebildim...Ama çekerken o pozları o hayvanlara bakamadım...Çıktığımda eşim gözlerimdeki yaşları sildi...
İlgili mekanın görevlisi olan kadın, benim yakından çekim yapmama engel olmak için "fazla yaklaşma, saldırırlar dedi. Tabii hemen lafı yapıştırdım "Sizlerden daha vahşi değillerdir herhalde!"...

Bu arada tabelada yazan Turkiselaimet'in Türklükle hiç bir alakası yoktur. Onların dilinde her nedense bu işe bu isimi vermişler (Turku kentinden olabilir, emin değilim). Yani sadece isim benzerliği sanırım.













Merak ettiğim bir konu da, her osuruktan teyyare şeyi olay yapan PETA olsun, Greenpeace olsun neredeler ? Helsinki kentinin merkezinde böyle bir şey oluyor ama etraflarında kimseler yok. Neredesiniz ? Hava mı çok soğuk yoksa ? :))

Diğer bir holü de sadece ormancılık üzerine ayırmışlar. Malum, Finlandiya'nın 80%'i ormanlarla kaplı olup, milli gelirin büyük bir kısmı halen ormancılıktan gelmekte. Discovery kanalında bile ormancıların belgesellerini dahi seyredemeyecek kadar ormanları ve doğayı seven biri olarak bu bölümü es geçtik.

Ancak sonradan agronomistlerden aldığım bilgiye göre, Finlandiya'da bu konuda neredeyse 50 yıldır ağaç kesimlerine paralel olarak ağaç dikimleri yapılıyormuş. Tabii ki sorum şu: "Ağaçların yetişmesi, kesim hızınıza yetişebiliyor mu ?", - hiç sanmıyorum.

Cık, yazık...hiç beklemezdim bunu sizlerden. :(

Thursday, November 25, 2010

1 € (Bir Avro)

Dışarıda ısı oldu -8C. 1 haftadır aralıklarla ince ince de olsa kar yağıyor. Sanırım 20-30 santim oldu kar. Kar küreme araçları sürekli olarak yolları ve kaldırımları açık tutuyor olsa da, kar bütün zemini kaplamış durumda.

Doğadaki hayvanların yemek bulması gün geçtikçe zorlaşıyor. İnsanlar da artık alışverişlerini bir kaç günlük değil, haftalık yapmaya başladı. 

Evde sigara içmediğimden balkona çıkıyorum 3-4 kat polar ve bere ile. İzmarit tablası olarak kullandığım boş saksının içindeki izmaritler karın altında gömülü kalması gerektiği yerde, nasıl oluyor da karın üzerinde duruyor diye düşünmeden edemiyorum.

Dün sonunda inat ederek balkonu içeriden gözetlemeye başladım. Tabii işin suçluları çok geçmeden çıktı meydana. Tabii ya ! Ne kadar da bencilim !...Kar örtüsü her şeyi o kadar kapladı ki, kuşlar artık çalıların arasından kendilerine yiyecek bulamıyorlar (burada öyle açıkta duran çöpler de yok).

Rengarenk, bizim memlekette bulunduğunu sanmadığım sakaya benzer, siyah gagalı, siyah beyaz kafalı, sarı yeşil gövdeli minikler bunlar...

 Wikipedya'ya baktım. Bunlar bir tür soğuk iklim serçesiymiş. Şaşırmadım.

Dahası öğrendim ki, kış hayvanları benim bildiğimin aksine, ekmek vb. şeyler değil, daha çok onları zinde tutacak ve kışı geçirmesine yardımcı olması için tahıllardan aldığı yağ ile hem sıcak hem de zinde kalırlarmış.

Bu bilgiyi aldıktan sonra, eşimden eski naylon çorap istedim...Tabii olağan olarak ne yapacağımı sordu :)

Tabii ardında da yine o ukala gülümse geldi :) Meğer, kar zamanındaki kuşları düşünen tek ben değilmişim. Sadece petshoplarda değil, neredeyse köşe marketlerinde bile bulanan ve sadece 1 € (bir avro - yaklaşık 2 TL)  olan bol yağ içeren tahıl topları satılıyormuş ! Bir pakette 6 tane var, ve her top naylon filelerin içine konulmuş ki dağılmasınlar diye.

Bunu öğrenir öğrenmez, pakedi 1 € olan yemlerden hemen bir tane aldım. Eve gelince de biraz sicim ile toplardan birini balkonumda kirlenmeyecek bir kenara astım. Aslında ümitsizdim, nereden görecek kuşlar da bunu gelecekler? diye.

Meğer bu konuda da benden zekilermiş :) aradan 1-2 saat geçmeden balkonum "Chickadee" denen kuşların istilasına uğradı. Aslında bir hayli de ürkekler ki pozlamam 1-2 saatimi aldı.

Sözüm şu ki, iyi biri olmak için dünyayı kurtarmaya gerek yok. Doğayı sevmek, çevrendekilere ruh halin ne olursa olsun gülümsemek, saygı duymak ve bunu göstermek, seninle aynı doğayı paylaşmak zorunda kalan yaratıklara yardımcı olmak seni daha iyi biri yapıyor.

Bir Avro veye 2 YTL harcamak seni batırmaz. Bunun için yabancı da olmana gerek yok hani..

Sunday, November 21, 2010

Karda yürümek...

Bugün Pazar günü...

Ne var bunda demeyin. Pazar günleri Finliler, sabahın 9'u gibi kalkar, güzel bir sabah kahvaltısından sonra, kışlık spor kıyafetlerini giyer (sakın spor kıyafetten bizim geliştirdiğimiz spor kelimesi sanmayın, adam gibi spor kıyafetler: kar pantalonu, yürüyüş botları, kar ceketi, bere ve eldiven) ve bir hafta boyunca iple çektiği pazar sporunu/yürüyüşünü yapmak için doğaya çıkar. Ne mi var bunda ?

Şu var: çıkarken doğaya yanlarına 2-3 aylık bebişlerinden tutun, köpeklerini dahi almayı ihmal etmiyorlar. Yani butik ailelerini de alarak pazar yürüyüşüne çıkıyorlar. Bu manzarayı ilk gördüğümde tabii ki reaksiyonum deliler, küçücük çocukları üşütecekler, bu soğukta zaatürre olacaklarıydı....Tabii mantıklı bir insan gibi düşünene dek.

Kimse soğuktan zatüre olamaz. Zaatürre bir mikrop veya bakteri çünkü. Ayrıca kimse de üşümüyor...Çünkü kendi kıyafetlerinden çocuklarınınkine (hatta köpeklerinkine desek iyi olur...çünkü onların da kıyafetleri var) hepsi gayet soğuğa karşı dirençli.

Tabii şu da var ki, her nasıl bizim iklim şartlarına bizler uyum sağlamış durumdayız, tabii ki Finliler de uyum sağlamış durumda. Giyeceklerinden tutun alet-edavatlarına, araçlarına kadar hepsi yaşadıkları iklime uygun geliştirilmiş. Mesela dün Citymarket'ten (buraların Migrosu olarak düşünebilirsiniz) 30€'ya bir tane kar pantalonu aldım. Bugün deneyeyim dedim de, keşke içime termal iççamaşırı giymeseymişim diyorum :) Dışarısı -3C idi.

Ha, tabii sadece gençlerden bahsettiğimi zannetmeyin. Ellerinde değneklerle yürüyen 60-80 yaşında büyüklerimizi de görmek mümkün. Hatta emekli olduklarından sadece Pazar günleri değil hergün yürüyorlar. Eminim bizlerden daha sağlıklıdırlar. 

Uzun lafın kısası, millet bize ne der diye düşüneceğimize, aynada kendimiz ile yüzleşerek, bizimkinden daha iyi bir düzen kurmuş bu insanları örnek almamız bize değer katacağa benziyor.

Haftanın toksinlerini atmak, ciğerlerimize biraz oksijen çekmek, şehirin tıkabasa gürültüsünden kurtulmak için biraz üşümeyi (ki kar üzerinde sabit tempo ile yürüdüğünüzden enerji yakıyor ve üşümüyorsunuz) göze almak gerekiyor. Belki o göbek bile eriyebilir hani !

Tabii her şeyin usulü var. Önce bebe adımları ile başlamak lazım, sonrası allah kerim.

Saturday, November 20, 2010

Yaya geçitleri

Sanırım bu konuyu bir çok defa dile getireceğim.


Her ne kadar İngiltere gibi bir yerde büyümüş olsam da, uzun süre Türkiye'de yaşamış olmanın etkisiyle bu konu hep dikkatimi çekiyor.

Kaldırımda yürüyorsunuz. Eğer yaya geçidine yaklaşıyorsanız bile birden yol üzerindeki en yakın araç birden yavaşlamaya başlıyor. Sebebi ? Tabii ki, olur da yaya geçidinden geçmek istersiniz diye ! Özellikle döner kavşakların kenarındaki yaya geçitlerinden karşıya geçecekseniz, soldan gelen araç sağa dönüşte yayaya yol ver kuralını ihlal etmemek için zınk diye duruyor.

Bir çok yayanın yaya geçidinden geçerken ezildiği, şöförlerin ise "birden önüme atladı" savunmasını yaptığı bir memleketten.

Oysa burada araçların size yol verdiğini gördüğünüzde hissettiğiniz şey duran araca teşekkürü borç bilmek. Güzel bir alışveriş.

İnsan sayıldığını, saygı duyulduğunu ve saygı vermesi gerektiğini hissediyor. Yani tanımadığınız biri sizi mutlu ediyor.

Friday, November 19, 2010

Finlandiya Günlüğü

1 haftadan biraz daha uzun süredir buradayım. Daha önce bir kaç sefer daha gelmiştim buralara. Ancak bizim oralar ile hiç mukayese etmemiştim. Aslında bazı şeyler o kadar farklı ki, şaşırmamak içten değil...

O yüzden Finlandiya Günlükleri yazı dizime başlamak istiyorum. Gün gün, başımdan geçenleri yazmak istiyorum. Belki hoşunuza gider belki gitmez, lütfen yorumlarınızı ekleyin. Yazılarımdan alıntı yapacak arkadaşlar, lütfen sitemin linkini eklemeyi unutmayın.

Tuesday, November 16, 2010

A new era...in a frozen land...

Its been a week since I have moved to Helsinki. Everything is so different, compared to the other places I have been.  I think I'll write about it in the following couple of days.

Wednesday, July 7, 2010

Remember....

These days I've started realizing that as I'm into so many topics, I'm just forgetting the solutions I have created before. 

Matter of fact, this blog is becoming quite handy to me to remember my old work.

Thursday, December 17, 2009

Farmville

What is that thing Farmville is for ? What is its aim ? What do you gain...

I havent got that much time to waste...

Wednesday, December 16, 2009

The Wiseguy..

herhalde 1997 yılından beri kullandığım nickin neden wiseguy olduğunu soruyor. Geyik işte.

Bazıları televizyondaki dizi ile bağdaştırıyor, bazıları da abuk sabuk başka şeylerle...Oysa yanıtım basit...

"Bir insan hatalarından ders aldıkça bilgeleşir"

Why Efe ? Why ?...

I really don't know why I created this blog...No reason at all when I think of it...dont like sharing personals with people. Lets see how it goes...